İbn Kayyim rahimehullah şöyle dedi: “Hicret iki türlüdür. Biri bedenle bir ülkeden başka bir ülkeye göç etmektir. Bunun hükümleri bilinmektedir; burada ele alınmak istenen bu değildir. İkincisi, kalple Allah’a ve Resulüne hicrettir; burada kastedilen budur. Asıl ve hakiki hicret budur; bedenin hicreti ona tabidir. Bu hicret, bir şeyden ayrılıp bir şeye yönelmeyi içerir: Kalbiyle Allah’tan başkasını sevmekten O’nu sevmeye; başkasına kulluktan O’na kulluğa; başkasından korkmaktan, ona ümit bağlamaktan ve dayanmaktan Allah’tan korkmaya, O’na ümit bağlamaya ve tevekküle hicret eder. Başkasına dua etmekten, ondan istemekten, ona boyun eğip alçalmaktan ve teslim olmaktan Rabbine dua etmeye, O’ndan istemeye, O’na boyun eğip tevazu ve teslimiyet göstermeye hicret eder. İşte Allah’a kaçışın anlamı tam da budur. Yüce Allah, ‘O halde Allah’a kaçın.’ buyurmuştur.” Alıntı sonu.
Eğlence ve isyanla geçen günlerden birinde, uyumak için eve geç geldim. Başımı yastığa koyunca aklıma bir arkadaşımın, her gece yatmadan önce seyyidü’l-istiğfar duasını okumam yönündeki tavsiyesi geldi. Bu tavsiyeyi unutmuştum; Şaban ayının ikinci günü olan o gün neden aklıma geldiğini bilmiyorum. Duayı okumaya başladım: “اللهم أنت ربي، لا إله إلا أنت، خلقتني وأنا عبدك، وأنا على عهدك ووعدك ما استطعت” Burada durdum. “وأنا على عهدك ووعدك ما استطعت” sözünü tekrar tekrar söyledim. Kendime sordum: Söylediğimde samimi miyim? Gerçekten gücüm yettiğince Allah’a verdiğim ahde ve vaade bağlı mıyım? Sonra tekrar sordum: Bu hayattaki hedefim ne? Yaşayıp büyürsem ne istiyorum?
Yıllar önce futbol oynuyordum. Başım topa çarptığında beni yere düşüren bir kulak rahatsızlığı nedeniyle oynadığım kulüpten çıkarılmıştım. Kendime şöyle cevap verdim: Yeniden futbola dönüp ünlü bir futbolcu olsam ne güzel olur. Fakat o düşünce bu cevapla uzun süre mutlu olmama izin vermedi: Ünlü bir futbolcu olduktan sonra ne olacak? Hayalim para, kadınlar ve güç etrafında dolaşırken düşünce yine geliyordu: Peki sonra? İstediğin her şeye sahip olduktan sonra ne olacak? Tekrar, “وأنا على عهدك ووعدك ما استطعت” demeye başladım. Düşüncelerin kalabalığı ve çatışması arasında derin bir uykuya daldım. Annemin —Allah ona rahmet eylesin— elinin başımda gezindiğini, sesinin kulağıma fısıldadığını duyana kadar kendime gelmedim: “Kalk yavrum, saat sekize yaklaşıyor. Ben kahvaltını hazırlarken sen işe hazırlan.”
Anne babam sabah namazına erken kalkardı. Anneme, “Anne, neden beni de sizinle vaktinde sabah namazı kılayım diye uyandırmıyorsun?” dedim. Gülümsedi: “Sen yeter ki kalkıp kıl, vaktinden sonra da olsa.” Kendimi sesli biçimde kınadım: “Doğru, neden kılmıyorum?” Gerçekten kalkıp abdest aldım. Namaza başlamadan annem, “Çabuk ol da işe gitmeden kahvaltını yap” dedi. “Kahvaltı istemiyorum, bugün oruç tutacağım” dedim. Annemin bana hidayet duası ettiğini duyarak namaza durdum. Bitirince, “Önceden niyet etmeden nasıl oruç tutacaksın?” diye sordu. Görünüşe göre fıtraten fakihmişim; “Şaban ayındayız, bu ayda oruç tutmak her hâlükârda güzel ve makbuldür” dedim. İçimi büyük bir mutluluk kapladı; bunun izleri annemin yüzünde de görülüyordu.
Yolcu ve muhacir, tabiatı gereği yolda güç bulacağı bir azığa ihtiyaç duyar. Kur’an bu azığı almamızı emreder ve hakikatini açıklar: “Sizler (hac için gereken masraflarınızı) yol azığınızı hazırlayın. Şüphesiz azığın en hayırlısı takvadır.”
Daha sonraki hayatımda, yazının başına aldığım İbn Kayyim sözlerinin anlamını hissettim; o sözleri yıllar sonra okumuş olsam da. Bana hâlâ hiçbir ayrıntısını unutmadığım o anları hatırlatıyor. Bu sözleri söylediği kitaba vefa olarak burada da aynı başlığı seçtim: زاد المهاجر إلى ربه. Çünkü isyanı bırakıp itaate yönelmek bir hicrettir. Nitekim Peygamber aleyhisselam, “Muhacir de Allah’ın yasakladığı şeyleri terk eden kimsedir.” buyurmuştur. Buhârî rivayet etmiştir. Yöneticilerimizin zulmü ve zorbalığı yüzünden bedenlerin hicret ettiği bir zamanda yaşasak da kalplerin hicreti asıl olmaya devam eder. Esasen kalplerimizi korumak için bedenlerimizle hicret ederiz; bu yüzden buna Allah yolunda hicret denir. Bedenin hicreti ömürde bir kez olabilir; fakat kul, Rabbine kavuşana kadar kalbin hicretine tekrar tekrar muhtaçtır ve onsuz yapamaz.
Bu yüzden İbn Kayyim biraz sonra şöyle der: “Allah’a hicret, O’nun hoşlanmadığını terk etmeyi, sevdiği ve razı olduğu şeyleri yapmayı içerir. Bunun temeli sevgi ve buğzdur. Bir şeyden başka bir şeye hicret eden kişi, yöneldiğini bıraktığından daha çok sevmeli; sevdiği iki şeyden daha sevgili olanı tercih etmelidir. Kulun nefsi, hevası ve şeytanı ise onu Allah’ın sevdiği ve razı olduğu şeylerin tersine çağırır. Bu üçüyle imtihan edilir; bunlar onu daima Rabbinin rızasından uzak şeylere, iman çağrısı ise Rabbinin rızasına çağırır. Bu nedenle her an Allah’a hicret etmeli, ölüme kadar hicret hâlinden ayrılmamalıdır.” Alıntı sonu.
Yolcu ve muhacir, yolunda güç bulacağı bir azığa ihtiyaç duyar. Kur’an bu azığı almamızı emreder ve hakikatini bildirir: “Sizler (hac için gereken masraflarınızı) yol azığınızı hazırlayın. Şüphesiz azığın en hayırlısı takvadır.” Hatta onu, mahrem yerleri örten ve bedeni güneşin zararından, soğuğun acısından koruyan elbiseye benzetir: “Ey Âdemoğlu! Size mahrem yerlerinizi örteceğiniz ve bir de süslenip güzelleşeceğiniz elbiseler indirdik. Takva elbisesi ise, bunlardan daha da hayırlıdır.” Kalbi bu azıktan, yani takvadan boş olan kişi bilsin ki yoluna çıkan her fitnede mutlaka düşecektir. Peygamber ﷺ bunun sonucuna karşı şöyle uyarmıştır: “Fitneler, hasırın çubuklarının birbiri ardınca örülmesi gibi kalplere arz edilir. Hangi kalp onları içine sindirip kabul ederse, o kalpte siyah bir nokta meydana gelir. Hangi kalp de onları reddederse, o kalpte beyaz bir nokta meydana gelir. Nihayet kalpler iki türlü olur: Biri, pürüzsüz bir kaya gibi bembeyaz bir kalptir. Gökler ve yer durdukça hiçbir fitne ona zarar veremez. Diğeri ise, ters çevrilmiş bir kap gibi kapkara ve kararmış bir kalptir. Bu kalp ne iyiliği tanır ne de kötülüğü kötü görür; yalnızca kendi hevasına uygun olanı kabul eder.” Müslim rivayet etmiştir.
Rabbimiz! Sen bizden razı olarak sana kavuşuncaya kadar kalplerimizi sabit kıl.

